Sultan Abdülhamid HanSultanlar

Üç Kıtanın Son Hükümdarı Sultan İkinci Abdülhamid Han

İ

resim

kinci Abdülhamid Han, 21 Eylül 1842 tarihinde, Berat gecesinin olduğu gün Çırağan Sarayı’nda dünyaya gelmiştir. Babası Sultan Abdülmecid Han,  annesi ise Tir-i Müjgan Hanım’dır. 
Şehzade Abdülhamid, 1850 yılından itibaren devrin alimlerinden Hat, Arapça, Farsça, Fransızca, Osmanlı edebiyatı ve diğer İslami ilimleri tahsil etti. Özellikle hadis kitabı olan ‘‘Sahih-i Buhâri’yi’’ okuyan Abdülhamid, dönemin maarif bakanından politika ve iktisat, Vakanüvis Lütfi Efendi’den Osmanlı Tarihi dersleri dinledi. Tarihe ve bilhassa yakın tarihe çok ilgiliydi. Tarihin ibretler aynası olduğuna inanırdı.  
Şehzadeliğinde zamanını ilim çalışmalarına ayırırdı. Ticaret yapmak, ata binmek, silah kullanmak en büyük meraklarıydı. Aynı zamanda iyi bir hattat ve marangozdu. Ticarette başarılıydı. Koyun çiftlikleri vardı, madenler işletti. Şahsı için tutumlu, hayır işleri için cömertti. Bütün bunlar şüphesiz ki onun başarılı bir hükümdar olacağının habercisiydi. 
Sultan Abdülaziz, padişahlığı esnasında yeğeni Şehzade Abdülhamid ile özellikle yakından ilgilenmiştir. Sultan Abdülaziz’in Fransa Kralı Üçüncü Napolyon’un davetlisi olarak gittiği Avrupa Seyahatinde Şehzade Abdülhamid de yer almış, bu gezi münasebetiyle Avrupa’yı yakından tanıma ve görme fırsatını bulmuştur. 
Osmanlı tahtına çıktığında şahsına ait 100 milyon altın serveti vardı. Hatta kendi kılıç kuşanma merasimindeki cülus bahşişini şahsi servetinden karşılamıştır. Tahta geçtiğinde iç ve dış karışıklıklar çoktu. Devletin her türlü düzeni bozulmuştu. Eğitim, maliye felç olmuştu. Ticaret, ziraat ve sanayi son derece bozuk bir haldeydi. Askerde silah, mühimmat ve teçhizat yoktu. 

Çok Zor Şartlarda Padişah Oldu
Devlet idaresi Sultan Abdülaziz’i tahttan indiren darbeci grubun elindeydi. Bosna-Hersek’te ayaklanmalar olmuştu. Karadağ ordumuzu yenmişti. Sırbistan’a savaş ilan edilmişti. Girit’te huzursuzluklar devam ediyordu. Rusya Osmanlıyı “hasta adam” olarak görüyor, asırlık planlarını icrâya çalışıyordu. İngiltere ve Fransa Osmanlıyı parçalamak için uzak coğrafya ve azınlıklar üzerinden planlar yapıyordu. 
Devletin çok zor şartlar altında bulunduğu bir zamanda şehzadeliğindeki tecrübesini, zekâsını, örnek aldığı dedesi İkinci Mahmud’un zekasına benzer keskin zekâsı, hafızası ve entelektüel bilgisiyle kısa sürede bütün olumsuzlukları düzeltmeye gayret edecekti. En önce ehil kişileri iş başına getirmeye ve etrafında toplamaya gayret etti. Saray ve devlet dairelerindeki masrafları kontrol altına aldı. İsrafı önledi. 
Saltanatının ilk günlerinde devlet adamlarının baskıları üzerine Birinci Meşrutiyeti ilan etti. Ancak ülkenin şartlarını düşünerek henüz bu idari sistemin faydalı olmayacağını düşünüyordu. Meşrutiyetle birlikte mecliste yer alan milletvekillerinin her biri kendi ırklarını ve topraklarını savunmaya başladı. Osmanlı parçalanmanın eşiğine geldi. Hatta “Osmanlı Bankası ne kadar Osmanlı’ysa biz de o kadar Osmanlıyız” bile diyeceklerdi. 
Meclis geçerli bir sebep yokken tam da devletin hazır olmadığı bir dönemde Rusya’ya karşı savaş ilan etti. Savaş sonucunda Ruslar, Balkanları ve Doğu Anadolu’yu işgal etti, İstanbul kıyılarına kadar geldiler. Tarihimize 93 harbi olarak geçen bu savaş ve alınan ağır yenilgi sonrasında Sultan Abdülhamid Han devlet yönetiminde ipleri eline almıştır. Ardından 3 kıtaya da yayılan emperyalistlerin kışkırtmalarıyla alevlenen azınlıkların bağımsızlık hareketleriyle mücadele etti.
İç mesele olarak da Meşrutiyet ilan edildiğinde baskıların azalacağına inanan Yeni Osmanlılar ve ardından da İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin yoğun eleştirilerine maruz kaldı. Asla taviz vermedi içte de dışta da mücadele etti. Allahın yazdığı olur diyor, boyun eğmiyordu. 
Ardından Ermenilerin suikastına uğradı. Başta Avrupa basını olmak üzere basın yoluyla birçok iftiraya uğradı ama yolundan dönmedi. 
Sultan Abdülhamid, saltanatında devleti savaşlardan uzak tutarak çözülen, yıkılmaya yüz tutan devleti; eğitim, sosyal, siyasi, askeri, ekonomi gibi birçok alanda yaptığı hamlelerle ayağa kaldırmıştır. 
Sultan Abdülhamid Han devletin ve milletin bütünlüğü için çalışmış, devletini ve milletini savaşlardan, çatışmalardan uzak tutmuştur. Devleti savaşlardan uzak tutmak kaydıyla, savaş savaş, cephe cephe dolaşmak zorunda kalıp birbirine hasret büyüyen baba ile oğulun, dede ile torunun birbirleriyle yaşamasını sağlayarak sosyal barışı gerçekleştirmeye yönelik önemli bir adım atmıştır. 

Sultan Abdülhamid Han İlim ve Teknolojiye Önem Verdi
Sultan Abdülhamid Han, döneminde ilim ve teknolojiye en üst düzeyde ehemmiyet vermiş, telefon ve fotoğraf keşif edildikten sadece 5 yıl sonra Osmanlı ülkesine gelmiştir. 911 albüm ve yaklaşık 36.000 den oluşan fotoğraf koleksiyonunu oluşturmuştur. İngiliz ve emperyalistlerin Ortadoğu petrollerini ele geçirmelerine fırsat vermemiş ve bölgenin petrol haritasını çıkarttırarak bir takım önlemler almıştır. 
Ortadoğu ile Anadolu’yu birbirine bağlayan Hicaz Demiryollarını kurarak bu proje ile devlet, millet ve ümmetin kaynaşmasını sağlamıştır. Hindistan, Çin, Japonya, Malezya ve Zengibar’a elçiler ve din adamları göndererek o ülkelerdeki insanların İslam’ın nuru ile nurlanmalarına vesile olmuştur. 
Döneminde birçok askeri okul açarak, birçok kaliteli komutan ve subayın yetişmesine zemin hazırlamıştır. Nitekim Balkanlarda, Çanakkale’de Yemen’de Galiçya’da kısaca 3 kıtada dünya devletleri ile adeta köşe kapmaca oynayan askerler, Cumhuriyeti kuran kadro onun açtırdığı okullarda eğitim almışlardır. 
İkinci Abdulhamid Han; dengeli, otoriter, tedbirli, temkinli, uyanık bir insandı. Özel hayatında ve devlet idaresinde israftan kaçınırdı. Hayırsever ve cömert bir insan olan Sultan İkinci Abdülhamid, sıradan bir vatandaş gibi yaşardı. Boş vakitlerini marangozhanede geçirir, harika eşyalar yapar, bunları sattırır ve parasını fakire fukaraya dağıttırırdı. Çok dinleyip az konuşmasına rağmen, düzgün ve âmirâne konuşurdu. 
Hafızası çok kuvvetli idi. Bir defa gördüğü kimseyi bir daha unutmazdı. İman ve ibadetlerine titizlik gösterir 5 vakit namazını cemaat ile kılmaya özen gösterirdi. Maneviyatında en bariz hususiyeti kadere inanışı idi. Tahttan indirildiğinde “Bu Aziz ve Alim olan Allah’ın takdiridir” sözleriyle kendisini 
tahttan indirmeye gelenlere karşı gelmemiş, kardeş kanı dökülmesini engellemiştir. 

İkinci Meşrutiyeti de İlan Etmek Mecburiyetinde Kaldı
Padişah’ın devlet idaresinde nüfuzunu kırmak isteyen batılılar, İttihad ve Terakki mensuplarını kışkırtarak 23 Temmuz 1908’de İkinci Meşrutiyeti ilan ettirdiler. Böylece otuz yıl durmuş olan facialar tekrar başladı. 31 Mart Vak’ası sebebiyle İttihad ve Terakki ileri gelenleri tarafından tahttan indirilen Abdülhamid Han, 27 Nisan 1909 tarihinde Selanik’e sürgüne gönderildi. Sultan Abdülhamid Han’ı tahttan indiren İttihat ve Terakki mensupları uyguladıkları yanlış icraatlar sonucu kısa bir zamanda devlet topraklarının dörtte üçünü kaybetmişlerdi. Sultan Abdülhamid, 33 yıl ayakta tuttuğu ülkenin İttihat ve Terakki yönetiminde 5-6 yılda parçalanmasına şahid oldu. 
1912 yılında Selanik’in kaybedilmesi üzerine Beylerbeyi Sarayı’na getirilen ve burada hapis hayatı yaşayan Sultan Abdülhamid, 10 Şubat 1918 tarihinde 76 yaşında vefat etti. Padişahlara mahsus bir merasimle Çemberlitaş’ta bulunan dedesi İkinci Mahmud’un da medfun bulunduğu türbeye defnedildi. 
Hayattayken kendisini eleştirenlerin, kendisine düşmanlık yapanların birçoğu cenaze günü ağlamış ve kendisinden af dilemişlerdir. Tabi bunu itiraf edenlerin başında Talat, Enver ve Cemal Paşalar gelir. Ne “Biz ne halt yedik; ağzımıza, burnumuza bulaştırdık” diyerek tarihi itirafta bulunan Talat Paşa’nın pişmanlığı ne de “Biz, Sultan Hamid’i anlamadık, başımıza ne geldiyse bu adama yaptıklarımızdan geldi ve daha ne gelecekse o yüzden gelecek” diyen Enver Paşa’nın itirafı bir fayda getirmemiştir. 

İbrahim Akkurt

Kaynak

İlgili Gönderiler

1 / 42