azımızın başlığına bakarak, çevremizde ve yeryüzünde bunca Türk düşmanı faaliyette iken, Türk’e hasret çeken mi var? diyenler olabilir. Evet öyledir ve Türk’e hasret çekenlerin sayısı, düşmanlık duyanların sayısından az değildir. Ne var ki; biz bunun pek farkında değiliz. Milletimizin son cihan devleti olan Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşüyle doğan boşluk, emperyalist Batılılarca doldurulmaya çalışıldı. Ancak zulm ile âbâd olunamayacağından bunu başaramadılar ve o yüzden Osmanlı’nın, yani Türk’ün idaresi hep arandı. Bu arayış her geçen gün Türk’e olan hasreti arttırdı. Zamanla büsbütün arttıracak.
Balkanlardaki Hasret
Millî Eğitim eski Bakanlarımızdan ve devlet adamlarımızdan Ali Naili Erdem anlatıyor:
” 1975 yılında Estergon kalesini geziyordum. Orada bir ressamın çalışmalarını seyretmekte idim. Ressam, Türk olduğumu öğrenince büyük bir heyecanla ayağa kalktı, şapkasını fırlatarak heyecanla şöyle dedi: Türk, çok büyük bir şeydir. Çok büyük!.. Keşke Estergon’dan gitmeseydiniz de Macaristan’da hâlâ adalet hüküm sürüyor olsaydı…”
Bir Balkanlı tarafından 1975 yılında dile getirilen bu hasretin, bugüne geldiğimizde aynı tazeliği taşıdığına şahit oluyoruz. 1989 yılında, Romanya’da kızıl diktatör Çavuşesku’nun devrilmesiyle kurulan demokratik hükümetin Kültür Bakanı Andrei Rleşu, kendisiyle konuşan Türk gazeteciye şöyle der:
“Türkler zamanında, dedelerimiz refah içinde yaşamışlar. Kral ve Çavuşesku devirlerinde ise Romanya halkı kendi vatanında esir kampında gibiydi. Keşke Çavuşesku ve krallık devrini göreceğimize Osmanlı İmparatorluğu’nun hâkimiyetinde kalsaydık”
Balkanlı toplumların Türk’e olan hasretini en veciz şekilde ifade eden cümlelerden biri de, Polonyalı meşhur piyanist Paderevski’ye aittir:
“Türk atlıları ne zaman Vistül’den su içerse, Polonya ancak o zaman hürriyetine kavuşur.”
Artık Türk atlılarının Vistül ırmağından su içmesi mümkün değil. O fütuhat günlerimiz gerilerde kaldı. Şimdilerde buna imkânımız da yoktur niyetimiz de… Ancak, devlet adamlarımız ve halkımız, o bekleyişi gözardı etmemelidir. Atlılarımızla olmasa da, siyasetimizle, kültürümüzle ve ekonomimizle Vistül’e ulaşacak gayretler içerisinde olmalıyız.
Balkanlar böyledir de. Orta-doğu’daki durum daha im başkadır? Hayır! Hatta Arap alemindeki Türk (Osmanlı) ı hasreti. Batılının dahi dikkatini çekecek bir hale gelmiştir. Tek bir misal veriyorum: ABD’de yayınlanan U.S. News dergisi. Şubat 1993 tarihli nüshasında, şu yorumu yapıyor:
“400 sene Osmanlı Devleti’nin hâkimiyetinde kalan Filistin, huzurlu günlerin arayışı içinde. Osmanlı Devleti’nin yıkılmasıyla Hıristiyan ülkelerin sömürgesi haline gelen Arap ülkeleri, Osmanlı’yı hasretle arıyor.”
Kudüs Üniversitesi öğretim üyesi ve “Mescid-i Aksa Camii” eski müezzini sürgündeki Hafız Abdülhamid de bakınız nasıl dertleniyor:
“Osmanlı’nın yıkılmasıyla bir türlü huzur bulamadık. Osmanlı gitti, öksüz kaldık.”
“Yürü Basra yürü / Osmanlı sana gelmezse
Sen durma O’na yürü / Yürü de bitsin bu hasret”
Türküsü, Basra ve çevresinde hâlâ söylenmektedir. ‘ Türk’e olan hasretin, bundan daha güzel delili mi olur?
Yahudiler Bile…
Sevinç Çokum, Filistin-İsrail seyahati intibalarını anlatan “Kudüs ve Ötesi” başlıklı yazı serisinde; Telaviv’den dönerken uçakta tanıştığı ve kırkaltı yıl önce Türkiye’den İsrail’e göç etmiş Kohen Beni isimli Yahudi ile olan sohbetini naklediyor. Hâlâ mükemmel bir Türkçe ile konuşan bu kişi, yıllar sonra “vatanıma gidiyorum” diyerek Türkiye’ye ziyarete gelmektedir. Anlattığına göre, Kohen Beni, birkaç Yahudi arkadaşı ile birlikte Barselona-Galatasaray maçı için İspanya’ya giderler. Galatasaray’ın yenilmesi üzerine de, üzüntülerinden ağlarlar. Evet, Türkiye’den uzun yıllar önce ayrılmış bir Yahudi grubu, İsrail’den İspanya’ya, bir Türk takımını desteklemeye gidiyor ve bu takım yenilince gözyaşı döküyorlar. Bu da ayrı bir hasret olayı.
Soydaşlarımızın Hasreti
Ya şimdi sınırlarımız dışında yaşayan soydaşlarımızın ruh haleti?.. O da “Dış Türkler” in, “Evlâd-ı Fatihan” ın Anadolu Türklüğü’ne olan hasretidir. Bugün Ortadoğu ve Balkanlar’da bu “soydaş” hasreti gelişen münasebetlerle kısmen giderilebilmektedir. Sovyet Rusya’nın çökmesi sonucu, Asya Türkleri ile kucaklaşma kapısı da aralanmıştır. Ancak yine de münasebetleri geliştirecek daha çok adım atmamız lâzımdır.
Dışişleri eski bakanlarımızdan İhsan Sabri Çağlayangil resmî Cezayir ziyareti sırasında Bumedyenin teklifi üzerine, yüzde 25’i Türk olan Telemsana da uğrar. Çağlayangil anlatıyor:
İşte İnsanın Yüreğine Oturan Bir Sitem Daha…
Filistin halkının en büyük manevî desteği Kudüs Müftüsü Sadeddin Alemi, hâlâ bizi bekleyenler arasında. O da bu hasretini şöyle dile getiriyor:
“Osmanlıyı arıyoruz. Osmanlı idaresinde Filistinliler en mutlu, en güzel günlerini geçirdiler. Mescid-i Aksa’nın koruyucusu Osmanlı idi. Şimdi Osmanlı’nın torunları nerede?..”
Türkiye’yi Bekleyen Görev
Dr. Enver Ören’in 1986 yılında devrin Cumhurbaşkanı Kenan Evren ile Tunus, Mısır, Katar’a yaptığı seyahat intibaları da şöyle:
“Türkiye’nin itibarı dışarıda çok yüksektir. Gidilen her İslâm ülkesinde, hasreti çekilen bir baba, bir ağabey muhabbeti ile karşılaştık. Lider olmak, Türkiye’nin iddiası değil; tarihinin, İslâmiyetin, ortak kültürün, coğrafî yapının, politik manzaranın ve üstün teknolojinin tabiî sonucudur. Önümüzdeki senelerde Türkiye’nin nâzım rolü daha da artacaktır. İslâm ülkelerinden üçüncü bir dünyanın doğması mukadderdir. Memleketimizin kendini bu dünyanın liderliğine hazırlaması, kadrolarını, insan unsurunu buna göre kurması acilen gerekmektedir.”
Evet “oyunda, oynaşta” geçirecek vaktimiz yoktur. Tarihte yaşanan “Osmanlı asırları”ndan sonra, yeniden, hasreti çekilen Türk asırlarına millî bir tarih şuuru ile canla başla hazırlanmak durumundayız.
M. Ozan Semerci